$ DOLAR → Alış: 3,65 / Satış: 3,67
€ EURO → Alış: 4,30 / Satış: 4,31

ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINA HAYIR

Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
  • 693 kez okundu

Türk Askeri tarihinin en büyük yenilgisi hiç kuşkusuz Balkan Bozgunudur. İkinci Viyana kuşatmasında yaşanan 1683 bozgunu ile 1877-1878 Rus savaşında Kafkas ve Tuna Cephesinin çöküşüyle payitahtın neredeyse elden çıkacak duruma gelmesi diğer büyük yenilgilerdir.

1683 bozgununun ardından hemen pes etmeyen Osmanlı imparatorluğunun çabaları nafiledir. On altı yıl süren ölüm kalım savaşı da kaybedilecektir. 1699’ da imzalanan Karlofça Anlaşması Orta Avrupa’daki Türk üstünlüğünün kesin olarak son bulmasının belgesidir.

1877 – 1878 Türk Rus Savaşı ise Kafkas hattında ve Balkan coğrafyasındaki Türk askeri varlığını ve siyasi hakimiyetini yok derecesine indirecektir. Tuna cephesinin çöküşünün ardından Edirne’nin düşüşü ile Çarlık Ordularına Osmanlı payitahtının kapıları ardına kadar açılır. Ayastefanos’ta (Yeşilköy) dayatılan şartlar son derece ağır hükümler içermektedir. İngiltere’nin Hindistan yolunun Rus tehdidi altına girmesi endişesi ve Prusya’nın çıkar hesapları doğrultusunda düzenlenen Berlin Konferansında kısmen hafifletilen hükümler sonrası Ruslar İstanbul’u terk edecektir.

Balkan Bozgununun (1912 ) diğerlerinden farkı yenilginin askeri alanla sınırlı kalmayıp batı karşısındaki inançsal, kültürel, askeri üstünlük algısının ortadan kalkması, yenilgi ve yok oluş duygusunun toplumu teslim almasıdır. Sırp, Bulgar, Karadağ, Yunan bağlaşıkları karşısında uğranılan askeri yenilgi gerçekten yüz kızartıcıdır. Yüzyıllardır her büyük seferde Orduyu Hümayunun yer götürmez askerle gidip, zaferle dönüşünün kuşaklar boyu tanığı, serhat türküleriyle, akıncı destanlarıyla büyümüş Rumeli ahalisinin görüp de inanamadığı şey üniformalı yenik ordudan geriye kalanların bağlaşıkların üniformalı vahşilerin önünden ardına bakmadan kaçmasıdır.

Osmanlının fetih ve batıya doğru yayılması temelinde uygulanan iskan politikasıyla Anadolu’dan göçürülen Yörüklerle Türkleştirilen 500 yıllık vatan birkaç ayda elden çıkmıştır. Osmanlının, Anadolu kadar Türk Rumeli’si göz açıp kapayıncaya kadar kaybedilmiştir.  Evladı Fatihanca vatan bilinmiş, camileriyle, türbeleriyle, hanları, hamamları, şehirleri, çarşıları, bedestenleriyle Türkleştirilmiş coğrafyada acımasız bir etnik temizlik uygulanmaktadır. Bir yandan demografik kırım yapılırken diğer yandan 500 yıllık hakimiyetinin her türlü kültürel mirası acımasızca tahrip edilmektedir.

Balkanlardan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a uzanan, cami avlularından sokaklara, meydanlara taşan perişan yığınlar savaşın ve yenilginin, uğranılan facianın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Ordudaki alaylı mektepli, İttihatçı, İtilafçı çekişmesinin, hiyerarşik disiplini yok eden kutuplaşmanın acı sonuçları Vatan kaybı olarak ortaya çıkmıştır. Balkan Savaşı halkın orduya, askere yönelik güven duygusunu sıfırlamış, halkın kolektif psikolojisinde yenilgi ve yok oluş duygusuna, milli ruhta çöküntüye yol açmıştır. Halk yenilginin sorumlusu olarak orduyu, özellikle de zabitanı ( subaylar ) görmektedir. Tarihte ilk kez halk orduya karşı güven duygusunu yitirmiş, adeta sırtını dönmüştür.

Zafer günlerinin gurur simgesi üniforma, yenilgi ve çöküş günlerinin nefret objesine dönüşmüştür. Subaylar üniforma ile sokağa çıkamaz hale gelmişlerdir. Yenilginin utancı altında ezilmekte, atalarının sefer ve zafer yollarından yüz geri kaçışın ezikliği altında yüzlerini yerden kaldıramamaktadırlar.

Türk subayını ve Mehmetleri bu utançtan Çanakkale kurtaracaktır. Balkan yenilgisinden dersler çıkarılmış, yeteneksiz, birikimsiz, çağın gerektirdiği askerlik sanatını içselleştirememiş unsurlar tasfiye edilmiştir. Ordunun eğitim anlayışında, savaş stratejisinde ciddi değişikliklere gidilmiş, yetenekli, genç subaylara rütbelerinin üstünde birliklere komuta etme imkanı verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşının patladığı 1914 yılında İtilaf güçleri Türklere Balkan Bozgunun daha ağırını yaşatacaklarından emindirler. 1915 başlarında Türklerin işini bitirip saf dışı bırakacaklarını düşünmektedirler. Sabah Çanakkale Boğazından girip akşama Osmanlı başkentine- ulaşmanın hayalini kurmaktadırlar. Kibirli hasımlarına hem denizden hem karadan yol vermeyecek olan Mehmetler Balkan utancını Çanakkale’de sebil edecekleri kanlarıyla temizleyecektir. Payitaht kurtulmuş, mağrur düşmanın zafer umudu boğazın serin sularına gömülmüştür. Çanakkale zaferiyle birlikte üniforma yeniden milletin ortak gurur simgesidir. Türk milletinin güvenini yeniden kazanan, duasını ve desteğini alan Türk Ordusu imparatorluğun birbirinden binlerce kilometre uzak cephelerinde büyük harbin 4 yıl daha uzamasına yol açacaktır.

Büyük harbin neticesinde Ekonomik kaynakları sıfırlanan, yarım milyon askerini değişik cephelerde şehit, bir o kadarını da esir veren, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesiyle kaderi galiplerin insafına bırakılan bir millettin yırtıp attığı idam fermanından bahsediyoruz.

Öldüğüne hükmedilen, emperyalistlerin terekesini pay edip defin merasimine hazırlandıkları bir milletin yeniden Bismillah’ la 3 buçuk yıl daha savaşabilmesinin sırrı yine Çanakkale’dir. Ezineli Yahya Çavuş’un, Edremit’li Koca Seyit’in, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in,  Sarıkamış’ın buzullarından Arabistan’ın çöllerine ayak basmadık yer bırakmayan Mehmetlerin al kanlarını,  terlerini taşıyan üniformanın Türk milletinin gözünde niçin alelade bir kumaş parçası olmadığı üzerinde düşünülmelidir. Üniforma Türk Milletinin derin bilinçaltında yaşattığı, Ergenekon’dan Malazgirt’e, Mohaç’tan Viyana’ya, Trablusgarp’tan Sakarya’ya, Kocatepe’den Kıbrıs’a binlerce yıllık müşterek hatıra olarak kayıtlıdır. Nüfus kütüğünde adı ne olursa olsun, üniformanın içinde Mehmetleşen Anadolu çocuklarının manevi zırhıdır, o kutsal ocağın simgesidir. Bundan dolayıdır ki milletin gözünde mübarektir.

Yakın geçmişte yaşanan Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve benzerleri, paralel ihanetin araçsallaştırdığı ve silaha dönüştürdüğü yargı üzerinden Orduya İkinci Balkan Bozgunu dayatmasıydı. Hakim savcı cübbesi giydirilmiş cemaat kumpanyasının düzenlediği yargı komedyası ile Türk Ordusuna karargahta teslim şartları dayatılmıştı. Yargı üzerinden gerçekleştirilecek tasfiye ile Cumhuriyet’in, Türk milletinin bekasının teminatı ordu yerine İmamın Ordusu ikame edilecekti. Atatürk, Cumhuriyet, Kıbrıs, ulusal bütünlük, devletin bekası, milletin bağımsızlığı gibi ağır bagajlardan kurtarılmış (!) ordunun yerine konacak üniformalı şakirtler ile operasyon tere yağdan kıl çeker gibi tamamlanacaktı.

15 Temmuz Kalkışması, Silivri sürecinde yarım kalan ihanetin çok daha geniş kapsamlı olarak yürürlüğe konulmasıydı. Kalkışma Pensilvanya İmamının intikamı olarak tasarlanmıştı. Taktik olarak siyasi iktidarı hedef almakla birlikte stratejik hedef Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesiydi. Paralel saldırı ordunun, cemaat radyasyonunun henüz zehirleyemediği milli unsurları başta olmak üzere, halk tarafından püskürtülmüştür.

Tarihçiler ileride bu süreci imanı ve inancı milli kimlikle birleştiren, inanç aidiyeti ile ulusal aidiyeti ayrışmaz bir alaşım haline getiren Türk Müslümanlığı yerine, vatansız, bayraksız, milletsiz, emperyalizmin buyruğunda sürüleşme reçetesinden başka bir şey olmayan cemaat dininin alması halinde ülkenin ne hale geleceğinin ibretlik örneği olarak kaydedeceklerdir.

Paralel ihanetin, milli devlet duyarlılığı ve hukuk meşruiyeti içinde hesabının sorulması zorunludur. Başta siyasi iktidar olmak üzere herkesin, cumhuriyetin kuruluş kodlarının ve milli devlet duyarlılığının terk edilerek, askeri ve sivil bürokrasinin, devlet kurumlarının cemaatler koalisyonuna, tarikatlar konsorsiyumuna teslim edilmesi durumunda yaşanılması kaçınılmaz olan bu trajediden ders almaları gerekmektedir.

Kendi dönemlerinde yaşanan Silivri faciasının siyasi sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir iktidarın kandırılmışlık bahanesiyle minder dışına kaçışı ne kadar inandırıcı değilse bir yandan milli orduya kumpas kurulmasından yakınıp diğer yandan cemaat darbesinin tozu dumanı arasında tüm sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsallığına yükleme cinliği de o kadar inandırıcı değildir. Yine bir yandan ordudaki paralelcilerin ayıklanacağından dem vurup diğer yandan orduyu tümüyle demokrasi karşıtı bir cürüm kurumu olarak yaftalama sakilliği o kadar dikkat çekicidir.

Siyasi iktidarın Cumhuriyetin ulus devlet, üniter yapı temelindeki kuruluş felsefesiyle, çağdaş dünyadan yana temel tercihiyle,  laiklik ilkesiyle, genel merkezlerine bina boyunda posterini astığı Atatürk’le olan temel uyuşmazlığını sonlandırıp sonlandırmadığının turnusol kağıdı kışla önlerindeki çöp kamyonlarıdır.

Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış paralel şebekenin Cumhuriyete başkaldırısı bertaraf edildiği halde kışla önlerinden çekilmeyen çöp kamyonları, tanklara karşı etkili olamasa da ordunun küçük düşürülmesine fazlasıyla yetmektedir.  Darbe bahanesiyle laik demokratik rejimin, bağımsızlığın güvencesi, halkın peygamber ocağı bildiği bir kurumun itibarsızlaştırılmasına ve tasfiyesine yönelik sinsi hesabın gerçekleşmesi durumunda Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin ayakta kalamayacağı, Türk milletinin özgür bir ulus olarak varlığını sürdürmeyeceği bilinmelidir.

Paralel kalkışmanın radyoaktif serpintisi geçmeden, at izi it izine karışmışken, Türk Silahlı Kuvvetlerine dayatılan Üçüncü Balkan Bozgunu şartnamesinin gerçekleşmesi durumunda sabah akşam verilen salaların aslında Türk milletinin toplu intiharının ilanı olduğu bir an önce anlaşılmalıdır.

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ