İnternet Gazete
 
 
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

ÖNEMLİ LİNKLER
Mustafa Kemal Atatürk
Nihal Atsız
 

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

HABER ARA


Gelişmiş Arama
 

ATATÜRK'ÜN İL BAŞKANI VALİLERİ!

İ. Şefik AYDIN

22 Şubat 2010, 22:19

İ. Şefik AYDIN

Cumhuriyetle açık bir hesaplaşmaya giren çevreler, Atatürk’e doğrudan saldırmaya cesaret edemedikleri için Tek Parti Dönemi’nin bazı uygulamalarını eleştirerek akılları sıra, dolaylı yollardan da olsa, Atatürk’ü de eleştirmiş olmanın dayanılmaz ‘hazzını’ tadıyorlar.

Falih Rıfkı Atay 1930’lu yıllarda yaptığı bir tespitte şunları söyler: “Liberalizm Türkiye’yi kapitülâsyonlara ve Türk milletini iktisadî köleliğe götürür. Her demagog, demokrasi ve liberalizm direğine sarılacaktır.  Demokrasi Ankara’ya Babıâliyi, liberalizm ise Galata’yı getirir!”

El Hak, çok partili sisteme geçildiği tarihten bu yana yaşadıklarımız ve özellikle AKP iktidarı döneminde yaşananlar Atay’ın bu tespitini haklı çıkarmıştır. Tarihimizin altın çağlarından birisi olan Tek Parti dönemini kıyasıya eleştiren, sözde ‘gerçek demokrasiyi’ kurmak iddiasında olan siyaset demagogları tarafından, ülkemiz, Düyûn-i Umumiye döneminde olduğu gibi bir iktisadî köleliğe götürülmüştür.

Bugün ‘Tek Parti Diktatörlüğü’ diye aşağılanan Atatürk dönemi için Falih Rıfkı Atay şu değerlendirmeyi yapar “En mutlu Türkler O’nun sağlığında ölenlerdir.”

Son olarak sayın Başbakanın da, Tek Parti Dönemi’ni, ‘Valilerin İl Başkanı yapıldığı anti demokratik bir dönem’ olarak eleştirmesine tanık olduk!

Ne yazık ki bu uygulamanın asıl sebepleri üzerinde rahmetli Attilâ İlhan dışında pek duran olmamıştır. Atatürk’ün Umumi Kâtibi Hasan Rıza Soyak  hatıralarında konuyu bütün ayrıntılarıyla anlatmış.  Bu hatıraları okuyunca, Atatürk’ün, valileri, despotik bir yönetim kurmak için değil, daha demokratik bir yönetim kurmak için İl Başkanı yapmak zorunda kaldığını anlaşılıyor.     

1936 yılında, CHP Parti tüzüğünün değiştirilerek, Valilerin İl Başkanı yapılmaları konusunda  Hasan Rıza Soyak şunları söylüyor: “Seyahatten dönüp, huzuruna çıktığım bir zaman, bir münasebet getirerek, bu konuda ileri sürülen aksi mütalâaları ve şahsî düşüncelerimi arz ettim. ‘Evet’ dedi. ‘doğrudur; kararımız birtakım başka mahzurlar doğurabilir.  Fakat muhakkak ki, bundan önce, mevcut olan en büyük, hattâ feci mahsuru; yani kanun karşısında sorumsuz olan adamların devlet işlerine hâkim olması itiyadını ortadan kaldıracağı için getireceği fayda, o mahsurlardan daha büyük olacaktır.’

Soyak, bu konunun evveliyatı hakkında da tarihimize ışık tutacak şu çok önemli bilgileri veriyor: “Atatürk sorumsuz parti adamları ile ötedenberi tahakkümü itiyad edinmiş bulunan birtakım şahıs ve zümrelerin, devlet memurları üzerinde baskı yapmalarına hiç tahammül edemezdi.  Esasen O, icra mevkiinde bulunanların da -kendisinin müstesna bir dikkat ve titizlikle riayet ettiği- kanunî yetki ve sorumluluklarının her türlü şahsî duygu ve keyfî hareketlerden tamamıyla salim, bir ahenk içinde cereyan etmesini sağlamak için gayret sarf etmekten bir an geri durmamıştır; bu yoldaki mücadelesinde karşılaştığı güçlükler yüzünden ne büyük sıkıntılara katlandığına defalarca şahit oldum…. Atatürk, bir sabah derhal İzmir’e gitmek istediğini söyleyerek hazırlık yapmamızı emretti. Hazırlandık, hemen o akşam yola çıktık. İzmir’de daha evvel kendisine hediye edilmiş olan Kordonboyu’ndaki Naim Palas’a indik. İlk akşam yemeğine daha bazı zatlar ile beraber, vali rahmetli general Kâzım Dirik ve Cumhuriyet Halk Partisi müfettişi, Balıkesir mebusu Hacim Muhittin Çarıklı da davetli idi…. Oturduğum yerden sofra görünmüyor, fakat konuştukları işitiliyordu; birdenbire Atatürk’ün sesi yükseldi: “Paşa hazretleri, burada vali yani devletin temsilcisidir.  Koskoca Vali-i Âlişân (şânı yüksek)! Burada ben bile onun kararlarına göre hareket etmek mecburiyetindeyim; meselâ, bana bugün sokağa çıkma diyebilir ve ben buna uyarım, uymak zorundayım. Çünkü buranın asayişinden, idaresinden, her şeyinden o sorumludur” diyordu. Hiddetli olduğu belliydi. Ne olmuştu, niçin ve kime kızmıştı? İlk anda anlayamadım; bir ara benim ismimi de telâffuz ettiğini duydum, arkasından bir sofracı geldi: “Atatürk sizi istiyor” dedi. Kalkıp salona girdim, her zaman olduğu gibi sofranın deniz tarafındaki başında oturuyordu; sağında Vali Kâzım Dirik, onun yanında Hacim Muhittin Bey vardı: “Bak çocuk” dedi,  Hacim Muhittin Çarıklı’yı göstererek, “Beyefendi Parti müfettişliğinden çekilecekler, senden Parti Genel Sekreterliği’ne bir istifa mektubu yazmanı rica ediyorlar.” Biraz durdu; Çarıklı’ya baktı: “Bunu telgraf yapsak daha iyi olmaz mı beyefendi?” diye sordu. Çarıklı kabul yollu başını öne eğdi.

Ondan sonra Atatürk sabaha yakın bir saate kadar hep Çarıklı ile meşgul oldu, kendisine büyük iltifatlarda bulundu. Ertesi sabah uyandığını haber alınca yanına girdim.  Gece olup bitenleri hatırlamıyormuş gibi hafifçe tebessüm ederek sordu: “Yahu dün akşam neler oldu?” Anlattım; bu sefer ciddileşti: “Bu büyük bir derdimizdir çocuk!” dedi. “Bak sana izah edeyim.  Ankara’da kulağıma gelen bazı dedikodulardan vali Kâzım Paşa ile Parti müfettişi Hacim Muhittin Bey arasında bir geçimsizlik olduğunu fark etmiş, Hacim Muhittin Bey’in mebusluk ve Parti müfettişliği sıfatlarına dayanarak, Kâzım Paşa’ya tahakküm etmek sevdasına kapılmış olmasından şüphelenmiştim.  Buraya işte bunun için, yani durumu yakından görüp incelemek için geldim. Daha ilk temasımda şüphemin yerinde olduğunu hissettim; hele akşam sofraya otururken Hacim Muhittin Bey’in, kendisine yer göstermiş olmama rağmen valiye takaddüm etmeye (ileri geçmeye) davrandığını görünce dayanamadım; böylece bildiğin netice meydana geldi.”  Birkaç dakika sustu, düşündü tekrar konuşmaya başladı: “Efendim, vali bulunduğu vilâyette devletin mümessilidir; oranın her hâlinden kanunen o mesuldür.  Parti müfettişinin ise orada kanunî ve resmî hiçbir sıfatı, tabiatıyla da hiçbir nevi sorumluluğu yoktur.  Onun vazifesi, nihayet Parti işlerini düzenlemekten ibarettir; icra işlerine müdahale edemez, etmemesi lâzımdır.  Fakat bizde tâ İttihat ve Terakki murahhaslarından kalma sakim bir itiyad vardır. Bu zatlar kendilerini icra işlerinde de vazifeli ve yetkili saymakta, öyle reisleri de aynı yolu tutmuşlardır ve partinin başında bulunan arkadaşlar da bu vaziyeti tabiî buluyorlar; ‘Vali ve müfettiş iki samimi arkadaş  gibi baş başa verir, konuşur, anlaşır ve işleri elbirliğiyle yürütürler’  mütalâasında bulunuyorlar; bu mütalâa katiyen yanlıştır. Ne kadar iyi geçinen, anlaşabilen yakın arkadaşlar olursa olsunlar iki insanın her meselede aynı görüş ve düşünüşe sahip olması imkânsız bir şeydir.  Şu hâlde düşünelim! Parti müfettiş ve reislerinin icra işlerine karışmasını hoş görmekte devam edersek netice ne olacaktır?  Evvelâ parti müfettişlerini ele alalım; ya vali müfettişi, yahut da müfettiş valiyi, yani behemehâl ikisinden biri ötekini tesiri altına alacaktır!  Eğer vali, parti müfettişini yedeğine alırsa, müfettiş bey, dolayısıyla ondan bu sahada beklenen hizmet sıfır olmuş demektir. O hâlde neden boş yere adam kullanıp emek ve para harcamalıdır öyle değil mi? Yardım dersek, valilerin yanlarında ve emirlerinde zaten yardımcıları vardır; icap ederse en liyakatli olanlarından seçmek suretiyle bu yardımcıların adedi çoğaltılabilir de. Aksine, eğer parti müfettişi, valiye hükmeden bir duruma gelirse orada devlet işleri ve otoritesi kanunen sorumsuz bir adamın eline geçmiş demektir ki, böyle bir hal, devlet idaresinde zararları ölçülemeyecek kadar büyük bir felâket, bir fecaat olur.  Parti reisleri için de hâl aynıdır.”

Burada biraz durdu, gözleri dalgınlaşmış, yüzü hüzünlü bir hal almıştı: “Meseleyi başka bir cihetten de tahlil edelim.  Valiler, tabiî, merkezden uzaktadırlar. İzin alıp Ankara’ya geldikleri zaman da Vekillerle görüşebilmek için bazen günlerce bekleme odalarında akşamı ederler.  Nihayet onlarla konuşmalarında bir memur, bir maiyet adamı gibi idare-i kelâm etmek zorundadırlar. Hâlbuki aynı zamanda mebus olan müfettiş beyler, her istedikleri zaman, merkeze gelebilirler; Mecliste, yahut makamlarında bütün Vekiller, hattâ Başvekil ile arkadaş gibi görüşebilirler, üstelik parti merkezini de kendi görüşlerine kolaylıkla ortak edebilirler. Şimdi bir valinin mebus olan parti müfettişi ile herhangi bir meseleden dolayı ihtilâfa düştüğünü tasavvur edelim. İhtimal ki, bu yüzden işini de kaybedecek, hiç değilse fena not alacaktır……. Olmaz çocuk, böyle şey olamaz; buna meydan vermemek lâzımdır.  Sorumlu devlet memurlarının kanunî salâhiyetlerini de gözden uzak tutmayarak, her zaman tam ve serbest olarak kullanmalarını temin etmeli, icra işlerine kim olursa olsun, sorumsuz adamları karıştırmamalıdır.”

Hasan Rıza Soyak’ın özet olarak verdiğimiz bu hatıralarını okuduktan sonra karar veriniz, acaba hangi dönemde Halk Egemenliği daha çok tecelli ediyordu; Atatürk döneminde mi yoksa çok partili dönemde mi? 

Bu haber 253 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
GAYRI CİDDÎ EKONOMİ09 Eylül 2010

FETULLAH GÜLEN GERÇEĞİ

SUSURLUK DOSYASI

ABD'NİN TÜRKİYE EMELİ

KÜRT DOSYASI

MEGOLA İDEA

12 EYLÜL GERÇEĞİ

 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

ANKET

REFERANDUM'DA HANGİ OYU KULLANACAKSINIZ?



Tüm Anketler

 

Biber Hapı
Evden eve nakliyat

 

Atak Ajans
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi